GİRİŞ
Depremler, insan iradesi dışında gerçekleşen doğal afetler arasında yer almakla birlikte, ortaya çıkardıkları sonuçlar bakımından yalnızca jeolojik veya fiziksel bir olgu olarak değerlendirilemez. Özellikle can kayıpları, ağır bedensel zararlar, toplu yıkımlar ve büyük ekonomik kayıplar doğurması sebebiyle depremler, aynı zamanda hukuki, idari ve cezai sonuçları olan çok yönlü toplumsal olaylar niteliğindedir. Bu yönüyle deprem, yalnızca yer kabuğundaki hareketlerin değil; devletin denetim kapasitesinin, hukuk sisteminin etkinliğinin ve kamu otoritelerinin sorumluluk bilincinin de sınandığı bir süreçtir.
Türkiye, jeolojik konumu itibarıyla dünyanın en aktif deprem kuşaklarından biri üzerinde yer almakta olup, tarihsel süreç boyunca çok sayıda yıkıcı depreme maruz kalmıştır. Bu gerçeklik, depremin öngörülebilir bir risk olduğu gerçeğini de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla Türkiye’de meydana gelen depremler, salt “kaçınılmaz doğal afet” kavramı ile açıklanamayacak; aksine, yapılaşma politikaları, denetim mekanizmaları, imar uygulamaları, kentsel dönüşüm süreçleri ve kamu yönetiminin önleyici tedbir alma yükümlülükleri bağlamında hukuki bir değerlendirmeyi zorunlu kılacaktır.
Bu noktada ortaya çıkan “Deprem Hukuku” kavramı, depremin yalnızca sonuçlarıyla değil, deprem öncesi alınması gereken önlemler, deprem anındaki müdahale yükümlülükleri ve deprem sonrası ortaya çıkan zararların giderilmesi süreçleriyle ilgilenen çok disiplinli bir hukuk alanını ifade etmektedir. Deprem hukuku; özel hukuk, ceza hukuku, idare hukuku ve sigorta hukuku gibi farklı hukuk dallarının kesişim noktasında yer almakta; bu yönüyle hem bireylerin haklarının korunmasını hem de kamu gücünün hukuki sorumluluğunun sınırlarının belirlenmesini amaçlamaktadır.
Deprem sonrasında ortaya çıkan hukuki sorunlar, çoğu zaman yalnızca zarar gören yapıların onarımı veya yıkımıyla sınırlı kalmamakta; müteahhitlerin, mühendislerin, yapı denetim firmalarının, belediyelerin ve diğer kamu kurumlarının hukuki ve cezai sorumluluklarını da gündeme getirmektedir. Aynı şekilde, depremzedelerin maddi ve manevi zararlarının tazmini, sigorta şirketlerinin yükümlülükleri, idarenin hizmet kusuru ve devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğü gibi konular, deprem hukukunun temel tartışma alanlarını oluşturmaktadır.
Özellikle son yıllarda yaşanan büyük depremler, deprem sonrası yargısal süreçlerin ve sorumluluk tartışmalarının ne denli hayati olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Deprem nedeniyle yıkılan yapıların önemli bir bölümünün yeni veya nispeten yeni binalar olması, “deprem kader midir?” sorusunu hukuki zeminde yeniden tartışmaya açmış; bu tartışma, kusur, ihmal, bilinçli taksir ve olası kast gibi ceza hukuku kavramlarını gündemin merkezine taşımıştır. Aynı zamanda idarenin, depremin mücbir sebep sayılıp sayılmayacağı yönündeki savunmaları da, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi içtihatları ışığında yeniden değerlendirilmiştir.
Bu makalede; deprem hukukunun kavramsal çerçevesi çizilmekte, Türkiye’de depremle ilgili temel yasal düzenlemeler ele alınmakta ve deprem sonrası mağdurların başvurabileceği özel hukuk, ceza hukuku ve idare hukuku yolları bütüncül bir bakış açısıyla incelenmektedir. Ayrıca, deprem nedeniyle ortaya çıkan zararların tazmini, sigorta sisteminin işleyişi, ceza sorumluluğunun sınırları ve idarenin hizmet kusuruna dayalı sorumluluğu, Yargıtay ve Danıştay içtihatları ışığında değerlendirilerek deprem hukukunun teorik ve pratik boyutları ortaya konulmaktadır.
Bu yönüyle çalışma, depremin yalnızca bir afet değil; aynı zamanda hukuki sonuçları olan, hesap verilebilirlik ve sorumluluk doğuran bir olgu olduğunu vurgulamayı amaçlamakta; depremzedelerin hak arama yollarına ışık tutmayı ve deprem gerçeği karşısında hukukun rolünü sistematik bir biçimde ortaya koymayı hedeflemektedir.
1. Deprem Hukukunun Kapsamı ve Önemi
Deprem hukuku, yüzeysel bir yaklaşımla yalnızca deprem sonrasında ortaya çıkan maddi zararların tazminine ilişkin bir hukuk alanı olarak algılansa da, gerçekte çok daha geniş, çok katmanlı ve disiplinler arası bir yapıya sahiptir. Bu alan; deprem öncesinde risklerin öngörülmesi ve yönetilmesi, deprem anında idarenin ve kamu gücünün müdahalesinin hukuka uygunluğu ile deprem sonrasında meydana gelen zararların adil, etkin ve hakkaniyete uygun biçimde giderilmesi süreçlerinin tamamını kapsayan bütüncül bir hukuk disiplinidir. Bu yönüyle deprem hukuku, yalnızca “sonuç odaklı” değil; aynı zamanda önleyici, koruyucu ve düzenleyici bir hukuk anlayışının somut yansımasıdır.
Modern hukuk sistemlerinde afetlere ilişkin sorumluluk anlayışı, artık yalnızca “doğal olay” vurgusu üzerinden şekillenmemekte; aksine, öngörülebilir riskler karşısında alınmayan tedbirlerin hukuki sonuçları da değerlendirme kapsamına alınmaktadır. Türkiye gibi deprem kuşağında yer alan bir ülkede, depremin gerçekleşme ihtimali bilimsel olarak bilinen ve öngörülebilir bir gerçekliktir. Bu nedenle deprem hukukunun temel sorusu, depremin meydana gelip gelmediğinden ziyade; deprem öncesinde hangi önlemlerin alındığı, bu önlemlerin kimler tarafından ve ne ölçüde ihmal edildiği ve bu ihmalin doğan zararlarla illiyet bağının bulunup bulunmadığı noktasında yoğunlaşmaktadır.
Türkiye’de yaşanan büyük depremler, deprem kaynaklı can ve mal kayıplarının önemli bir bölümünün, depremin kaçınılmaz etkilerinden ziyade; bilimsel ve teknik gereklere aykırı yapılaşma, etkisiz yapı denetim mekanizmaları, imar mevzuatının ihlali ve kamu otoritelerinin gözetim yükümlülüğünü yerine getirmemesi gibi nedenlerden kaynaklandığını açık biçimde ortaya koymuştur. Bu durum, deprem hukukunu yalnızca mağduriyet sonrası tazminat taleplerine indirgenemeyecek ölçüde önemli kılmakta; aynı zamanda hukuki sorumluluğun kaynaklarını ve sınırlarını derinlemesine irdelemeyi zorunlu hale getirmektedir.
Deprem hukuku bu bağlamda, yalnızca mağdurun zararını telafi etmeyi değil; zararın doğmasına neden olan aktörlerin hukuki, idari ve cezai sorumluluklarının tespit edilmesini de amaçlamaktadır. Müteahhitten mühendis ve mimara, yapı denetim firmasından belediyelere ve merkezi idareye kadar uzanan geniş bir sorumluluk zinciri, deprem hukukunun inceleme alanına girmektedir. Bu yönüyle deprem hukuku, özel hukuk ve kamu hukukunun kesişim noktasında yer alan, çok aktörlü ve karmaşık bir sorumluluk rejimini bünyesinde barındırır.
Deprem hukukunun kapsamı genel hatlarıyla şu başlıklar altında toplanabilir:
- Deprem sonucu meydana gelen ölüm, yaralanma ve malvarlığı zararlarının maddi ve manevi tazminat yoluyla giderilmesi,
- Yapılaşma sürecinde görev alan müteahhit, proje müellifi, mühendis, yapı denetim kuruluşları ve ilgili diğer kişilerin özel hukuk ve ceza hukuku sorumluluklarının belirlenmesi,
- Belediyeler ve diğer kamu idarelerinin, yapı ruhsatı, denetim, imar ve afet yönetimi faaliyetleri kapsamında hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri çerçevesinde sorumluluklarının değerlendirilmesi,
- Zorunlu deprem sigortası ve ihtiyari sigorta türleri kapsamında ortaya çıkan sigorta hukuku uyuşmazlıkları, hasar tespitine ve sigorta bedeline ilişkin ihtilafların çözümü,
- Deprem riski taşıyan yapıların tespiti, tahliyesi, yıkımı ve yeniden yapılandırılmasına ilişkin idari işlemler ile bu işlemlerin yargısal denetimi.
Bu yönleriyle deprem hukuku, bireyin yaşam hakkı, mülkiyet hakkı ve sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşama hakkı ile doğrudan bağlantılıdır. Nitekim Anayasa’da güvence altına alınan bu temel haklar, deprem gibi büyük afetler karşısında devletin ve bireylerin sorumluluklarını daha da görünür kılmaktadır. Devletin, yalnızca deprem sonrası yardım faaliyetleriyle değil; deprem öncesinde etkili bir risk yönetimi sistemi kurarak, yapılaşmayı denetleyerek ve bilimsel veriler ışığında politika üreterek bu hakları koruma yükümlülüğü bulunmaktadır.
Dolayısıyla deprem hukukunun önemi, yalnızca depremzedelerin uğradığı zararların giderilmesiyle sınırlı olmayıp; hukuk devleti ilkesinin, kamu yönetiminin ve yargı sisteminin afetler karşısındaki işlevselliğinin ve hesap verebilirliğinin sınandığı bir alan olma niteliği taşımaktadır. Deprem hukuku, bu yönüyle, hem bireysel adaletin sağlanması hem de gelecekte benzer felaketlerin doğuracağı zararların önlenmesi bakımından vazgeçilmez bir hukuki çerçeve sunmaktadır.
2. Türkiye’de Deprem Hukukunun Temel Yasaları
Türkiye’de depremlerle ilgili hukuki düzenlemeler, tek bir “deprem kanunu” altında toplanmamış; bunun yerine farklı hukuk dallarına dağılmış çok sayıda mevzuat hükmü aracılığıyla şekillendirilmiştir. Bu durum, deprem hukukunun çok disiplinli ve parçalı bir yapıya sahip olmasına yol açmaktadır. Deprem kaynaklı uyuşmazlıkların çözümünde çoğu zaman birden fazla kanun hükmü birlikte uygulanmakta; özel hukuk, idare hukuku, ceza hukuku ve sigorta hukuku iç içe geçmektedir.
Deprem hukukunun normatif temelini oluşturan başlıca düzenlemeler aşağıda ana hatlarıyla ele alınmaktadır.
2.1. 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK)
Kat Mülkiyeti Kanunu, özellikle apartman ve site türü yapılaşmalar bakımından deprem hukukunun en sık uygulanan mevzuatlarından biridir. Kanun, kat maliklerinin taşınmaz üzerindeki hak ve yükümlülüklerini düzenlerken; binanın bakımı, onarımı, güçlendirilmesi ve ortak alanların kullanımı gibi konularda da bağlayıcı hükümler içermektedir.
Deprem riski taşıyan binalarda, gerekli güçlendirme çalışmalarının yapılması veya riskli yapıların tahliyesi ve yıkımı sürecinde Kat Mülkiyeti Kanunu hükümleri uygulama alanı bulmaktadır. Özellikle ortak yerlerin korunması, binanın statik güvenliğinin sağlanması ve bu amaçla alınacak kararlar bakımından kat malikleri arasında doğan uyuşmazlıklar, deprem hukuku kapsamında önemli bir yer tutar.
Uygulamada, deprem riskine rağmen güçlendirme kararlarının alınamaması veya azınlık maliklerin direnç göstermesi, ileride meydana gelen zararlar bakımından hukuki sorumluluğun paylaşımı tartışmalarını da gündeme getirmektedir. Bu yönüyle Kat Mülkiyeti Kanunu, deprem hukukunun önleyici ve koruyucu boyutunda kritik bir rol üstlenmektedir.
2.2. 6305 Sayılı Afet Sigortaları Kanunu (Zorunlu Deprem Sigortası)
6305 sayılı Afet Sigortaları Kanunu, Türkiye’de zorunlu deprem sigortası (DASK) sisteminin yasal dayanağını oluşturur. Bu Kanun ile amaçlanan; deprem sonrası meydana gelen yapı hasarlarının, devlet bütçesine yük olmaksızın ve hızlı bir şekilde karşılanmasını sağlamaktır.
Zorunlu deprem sigortası, konut niteliğindeki binalar için geçerli olup; binanın deprem nedeniyle uğradığı maddi hasarı, poliçede belirtilen teminat limiti dahilinde karşılar. Ancak bu sigorta türü, uygulamada çoğu zaman yanlış anlaşılmakta; tüm zararları kapsadığı düşünülmektedir. Oysa DASK;
- Eşya zararlarını,
- Manevi zararları,
- Kira kaybını,
- İş durması zararlarını
kapsamaz. Bu durum, deprem sonrasında sigorta tazminatının yetersiz kalmasına ve mağdurların ayrıca özel hukuk tazminat davalarına başvurmasına yol açmaktadır.
Dolayısıyla Afet Sigortaları Kanunu, deprem hukukunun önemli bir parçası olmakla birlikte; tek başına mağduriyetleri gidermeye yeterli olmayan, tamamlayıcı nitelikte bir düzenlemedir.
2.3. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)
Türk Borçlar Kanunu, deprem hukukunun özel hukuk boyutunun temelini oluşturmaktadır. Deprem sonrası açılan maddi ve manevi tazminat davalarının büyük bölümü, doğrudan veya dolaylı olarak TBK hükümlerine dayanmaktadır.
TBK kapsamında özellikle şu hükümler deprem hukukunda uygulama alanı bulur:
- Haksız fiil sorumluluğu (TBK m. 49 ve devamı),
- Eser sözleşmesinden doğan sorumluluk (müteahhitlerin ayıplı yapıdan sorumluluğu),
- Tehlike sorumluluğu ve kusursuz sorumluluk halleri,
- Kiraya verenin, kiralananı kullanıma elverişli halde bulundurma yükümlülüğü.
Depremde yıkılan veya ağır hasar gören bir yapının, mevzuata aykırı biçimde inşa edilmiş olması halinde; müteahhit, yapı sahibi, proje müellifi ve denetimle görevli kişiler, TBK hükümleri çerçevesinde tazminat sorumluluğu ile karşı karşıya kalabilmektedir.
2.4. 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun
6306 sayılı Kanun, deprem hukukunun önleyici ve planlayıcı yönünü temsil eden en önemli yasal düzenlemedir. Bu Kanun ile amaçlanan; deprem riski taşıyan yapıların ve alanların tespit edilerek, can ve mal kaybına yol açmadan önce dönüştürülmesidir.
Kanun kapsamında;
- Riskli yapı tespiti,
- Tahliye ve yıkım işlemleri,
- Maliklerin uzlaşma süreci,
- Kentsel dönüşüm uygulamaları
düzenlenmiştir. Ancak uygulamada, bu süreçler çoğu zaman mülkiyet hakkına müdahale, acele kamulaştırma ve idari işlemlerin hukuka uygunluğu yönünden ciddi uyuşmazlıklara yol açmaktadır.
Bu nedenle 6306 sayılı Kanun, deprem hukukunun idare hukuku boyutunun merkezinde yer almakta; idari işlemlerin iptali ve yürütmenin durdurulması davalarıyla sıklıkla yargı denetimine konu olmaktadır.
2.5. Yangın Sigortası Genel Şartları ve Depremle İlişkisi
Deprem sırasında veya sonrasında meydana gelen yangınlar, patlamalar ve benzeri tali zararlar da uygulamada önemli hukuki sorunlara yol açmaktadır. Yangın Sigortası Genel Şartları, deprem sonucu meydana gelen yangınların hangi koşullarda sigorta teminatı kapsamında değerlendirileceğini düzenlemektedir.
Bu kapsamda, depremin doğrudan sebep olduğu yangın zararlarının sigorta kapsamında olup olmadığı, poliçe içeriği ve genel şartlar çerçevesinde değerlendirilir. Deprem sonrası çıkan yangınlar nedeniyle sigorta şirketleri ile sigortalılar arasında sıkça uyuşmazlık yaşanmakta; bu uyuşmazlıklar deprem hukukunun sigorta hukuku alt başlığını oluşturmaktadır.
3. Deprem Hukuku Kapsamında Tazminat Talepleri
Deprem sonrası ortaya çıkan zararlar, çoğu zaman yalnızca maddi kayıplarla sınırlı kalmamakta; can kayıpları, ağır bedensel zararlar, uzun süreli iş gücü kayıpları ve derin psikolojik travmalarla birlikte çok boyutlu mağduriyetlere yol açmaktadır. Bu nedenle deprem hukukunda tazminat talepleri, klasik haksız fiil anlayışının ötesine geçerek, geniş kapsamlı ve çok aktörlü bir sorumluluk rejimi çerçevesinde ele alınmaktadır.
Deprem tazminat taleplerinin hukuki dayanağı, ağırlıklı olarak 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümlerine dayanmakla birlikte; olayın özelliklerine göre eser sözleşmesi, tehlike sorumluluğu, kusursuz sorumluluk ve idarenin hizmet kusuru ilkeleri de birlikte uygulanabilmektedir. Bu çerçevede deprem tazminat davaları, hem özel hukuk hem de idare hukuku boyutları bulunan karmaşık uyuşmazlıklar niteliğindedir.
Deprem sonrası açılabilecek tazminat talepleri genel olarak maddi tazminat, manevi tazminat ve dolaylı zarar görenlerin talepleri başlıkları altında toplanmaktadır.
3.1. Maddi Tazminat Talepleri
Maddi tazminat, deprem nedeniyle meydana gelen ve ekonomik değerle ölçülebilen zararların giderilmesini amaçlar. Deprem tazminat davalarında maddi zarar kalemleri oldukça geniştir ve olayın somut özelliklerine göre çeşitlilik gösterebilir.
Maddi tazminat kapsamında talep edilebilecek başlıca zarar kalemleri şunlardır:
- Deprem sonucu ölüm halinde, destekten yoksun kalma tazminatı,
- Yaralanma durumunda tedavi giderleri, sürekli veya geçici iş göremezlik zararları,
- Çalışma gücünün kısmen veya tamamen kaybı nedeniyle doğan kazanç kaybı,
- Yıkılan veya ağır hasar gören taşınmazlar nedeniyle oluşan malvarlığı zararları,
- İş yerlerinin zarar görmesi halinde iş durması ve ticari kayıplar.
Özellikle depremde yaşamını yitiren kişilerin yakınları tarafından açılan destekten yoksun kalma tazminatı davaları, uygulamada en sık karşılaşılan dava türlerinden biridir. Bu davalarda, ölen kişinin sağlığında sağladığı maddi destek, yaşı, gelir durumu ve destek süresi gibi unsurlar dikkate alınarak hesaplama yapılmaktadır.
Deprem sonucu yaralanan kişiler açısından ise sürekli sakatlık, iş gücü kaybı ve bakım giderleri gibi zarar kalemleri maddi tazminatın kapsamına girmektedir. Bu noktada, bilirkişi raporları ve sağlık kurulu değerlendirmeleri büyük önem taşımaktadır.
3.2. Manevi Tazminat Talepleri
Manevi tazminat, deprem nedeniyle kişinin bedensel ve ruhsal bütünlüğünün zarar görmesi halinde, yaşanan elem, acı ve ıstırabın bir nebze olsun giderilmesini amaçlayan tazminat türüdür. Depremler, toplu can kayıpları ve ağır travmalar nedeniyle manevi zararların en yoğun yaşandığı olaylar arasında yer almaktadır.
Deprem hukukunda manevi tazminat talepleri, özellikle şu durumlarda gündeme gelmektedir:
- Yakınlarını depremde kaybeden kişilerin yaşadığı derin acı ve elem,
- Ağır bedensel zarar gören veya kalıcı sakatlık yaşayan mağdurların uğradığı psikolojik zararlar,
- Uzun süreli travma, korku ve ruhsal çöküntü hali.
Yargıtay uygulamasında, manevi tazminatın miktarı belirlenirken; zararın ağırlığı, olayın meydana geliş şekli, kusur durumu ve tarafların sosyal ve ekonomik durumları birlikte değerlendirilmektedir. Deprem gibi kitlesel felaketlerde manevi tazminat, zenginleşme aracı olarak değil; tatmin ve telafi aracı olarak kabul edilmektedir.
3.3. Zarar Gören Diğer Tarafların Tazminat Talepleri
Depremden zarar gören kişiler yalnızca doğrudan mağdurlar ile sınırlı değildir. Deprem nedeniyle dolaylı olarak zarar gören üçüncü kişiler de belirli şartlar altında tazminat talebinde bulunabilmektedir.
Bu kapsamda;
- Deprem nedeniyle iş yerleri kullanılamaz hale gelen işletmeler,
- Hasar gören taşınmazlarda faaliyet gösteren kiracılar,
- Deprem nedeniyle sözleşmesel yükümlülüklerini yerine getiremeyen taraflar
zararlarının tazmini için hukuki yollara başvurabilmektedir.
Özellikle kiracılar açısından, kiralananın kullanılamaz hale gelmesi durumunda kira bedelinin uyarlanması, sözleşmenin feshi veya uğranılan zararların tazmini gündeme gelebilmektedir. Aynı şekilde işletmelerin uğradığı kazanç kayıpları da, kusur veya sorumluluk koşullarının varlığı halinde tazminat konusu yapılabilmektedir.
3.4. Sorumlulara Karşı Açılacak Tazminat Davaları
Deprem sonrası tazminat talepleri, yalnızca sigorta şirketlerine yöneltilmemekte; yapının inşasında ve denetiminde görev alan kişi ve kuruluşlara karşı da ileri sürülebilmektedir. Bu kapsamda sorumlulukları gündeme gelebilecek başlıca kişiler şunlardır:
- Müteahhitler ve yapı sahipleri,
- Proje müellifleri, mühendis ve mimarlar,
- Yapı denetim firmaları,
- İlgili kamu kurumları ve belediyeler.
Bu kişilere karşı açılacak tazminat davalarında, kusur oranı, illiyet bağı ve zarar unsurlarının ispatı büyük önem taşımaktadır. Deprem tazminat davaları, çoğu zaman uzun ve teknik bilirkişi incelemelerini gerektiren karmaşık yargılamalar niteliğindedir.
4. Deprem Sigortası ve Hukuki Sorumluluklar
Deprem sigortası, Türkiye’de 6305 sayılı Afet Sigortaları Kanunu çerçevesinde düzenlenmiş ve belirli nitelikteki konutlar bakımından zorunlu hale getirilmiştir. Bu sigorta sistemi ile amaçlanan; deprem sonrası meydana gelen yapı hasarlarının, hızlı ve belirli bir standart çerçevesinde karşılanması, depremzedelerin asgari düzeyde korunması ve devletin doğrudan mali yükünün azaltılmasıdır. Ancak zorunlu deprem sigortası, deprem hukukunun yalnızca bir ayağını oluşturmakta; uygulamada çoğu zaman tek başına yeterli bir koruma sağlamamaktadır.
Zorunlu deprem sigortası (DASK), esas itibarıyla konut niteliğindeki yapıların, depremin doğrudan neden olduğu maddi yapı hasarlarını, poliçede belirtilen teminat limiti dahilinde karşılamayı amaçlar. Bu kapsamda sigorta şirketleri, hasar tespiti sonrasında sigortalıya ödeme yapmakla yükümlüdür. Ne var ki, sigorta teminatının kapsamı, üst limitleri ve istisnaları, deprem sonrası ciddi hukuki uyuşmazlıklara yol açabilmektedir.
4.1. Zorunlu Deprem Sigortasının Kapsamı ve Sınırları
Zorunlu deprem sigortası, uygulamada çoğu zaman yanlış algılanmakta ve tüm deprem zararlarını karşıladığı düşünülmektedir. Oysa bu sigorta türü, yalnızca binanın kendisine yönelik belirli zararları kapsamakta; birçok zarar kalemi teminat dışında bırakılmaktadır.
Genel olarak DASK kapsamı;
- Depremin doğrudan neden olduğu yapı hasarları,
- Deprem sonucu meydana gelen yer kayması, yangın, infilak ve tsunami kaynaklı bina zararları
ile sınırlıdır. Buna karşılık;
- Eşya zararları,
- Manevi zararlar,
- Kira kaybı ve geçici barınma giderleri,
- İş durması ve ticari kazanç kayıpları
zorunlu deprem sigortası teminatı dışında kalmaktadır. Bu durum, deprem sonrası sigorta tazminatı ile gerçek zarar arasındaki farkın ciddi boyutlara ulaşmasına neden olmakta ve depremzedeleri ayrıca özel hukuk tazminat davalarına yöneltmektedir.
4.2. Sigorta Bedelinin Yetersizliği ve Eksik Sigorta Sorunu
Uygulamada en sık karşılaşılan sorunlardan biri, sigorta bedelinin, binanın gerçek yeniden yapım maliyetini karşılamaktan uzak olmasıdır. Zorunlu deprem sigortasında, her yıl belirlenen metrekare birim bedelleri esas alınmakta; ancak bu bedeller, özellikle büyük depremler sonrası artan inşaat maliyetleri karşısında yetersiz kalabilmektedir.
Bu durumda sigortalıya yapılan ödeme, binanın tamamen yıkılması halinde dahi, çoğu zaman zararın yalnızca küçük bir bölümünü karşılamaktadır. Hukuken bu durum, sigorta şirketinin sorumluluğunu ortadan kaldırmakla birlikte; zarar görenin diğer sorumlulara karşı tazminat talep etmesine engel teşkil etmez.
4.3. Sigorta Şirketinin Ödeme Yükümlülüğü ve Hasar Tespiti Uyuşmazlıkları
Deprem sonrası ortaya çıkan bir diğer önemli hukuki sorun, hasar tespitine ilişkin uyuşmazlıklardır. Sigorta şirketleri tarafından görevlendirilen eksperlerce yapılan hasar tespitleri, çoğu zaman sigortalılar tarafından yetersiz veya gerçeğe aykırı bulunabilmektedir.
Hasarın “hafif”, “orta” veya “ağır” olarak sınıflandırılması; ödenecek tazminat miktarını doğrudan etkilediğinden, bu tespitlere yönelik itirazlar büyük önem taşır. Sigortalılar, hasar tespitine itiraz edebilir ve gerekirse sigorta şirketine karşı alacak davası açarak daha yüksek tazminat talebinde bulunabilirler.
Bu noktada sigorta hukuku ile deprem hukukunun kesişim alanı ortaya çıkmakta; bilirkişi incelemeleri ve teknik raporlar yargılamanın merkezine oturmaktadır.
4.4. Sigorta Tazminatı ile Diğer Sorumluların Sorumluluğu Arasındaki İlişki
Zorunlu deprem sigortasından yapılan ödeme, deprem nedeniyle doğan tüm zararların karşılandığı anlamına gelmez. Sigorta tazminatı, zararın yalnızca belirli bir kısmını karşılayan tamamlayıcı bir mekanizmadır. Bu nedenle sigorta ödemesi yapılmış olması;
- Müteahhitlerin,
- Yapı denetim firmalarının,
- Proje müelliflerinin,
- Belediyelerin ve diğer kamu görevlilerinin
hukuki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Deprem nedeniyle meydana gelen zarar, yapıdaki ayıp, kusur veya denetim eksikliğiyle bağlantılı ise; sigorta kapsamı dışında kalan zararlar için bu kişi ve kurumlara karşı ayrı tazminat davaları açılabilir. Sigorta ödemesi, bu davalarda yalnızca mahsup konusu yapılabilir; sorumluluğu tamamen bertaraf eden bir unsur değildir.
4.5. Deprem Sigortasının Hukuki Niteliği ve Deprem Hukuku İçindeki Yeri
Deprem sigortası, deprem hukukunun vazgeçilmez unsurlarından biri olmakla birlikte, tek başına yeterli bir koruma mekanizması değildir. Bu sigorta sistemi, deprem hukukunun zarar azaltıcı boyutunu temsil ederken; asıl sorumluluk rejimi, özel hukuk ve idare hukuku hükümleri çerçevesinde şekillenmektedir.
Bu yönüyle deprem sigortası, mağduriyetlerin giderilmesinde ilk adımı oluşturmakta; ancak asıl hukuki değerlendirme, zararın kaynağına ve sorumluların kusur durumuna göre yapılmaktadır. Deprem hukukunun etkin işlemesi, sigorta sisteminin yanı sıra, kusur ve sorumluluk esaslarına dayalı yargısal mekanizmaların da işletilmesini zorunlu kılmaktadır.
Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunabilirler. Bununla birlikte soruşturma konusu eylemler şikayete tabi olmadığı için savcılık re’sen soruşturma yürütebilir. Her halükarda bu suç duyuruları, sorumluların cezai sorumluluklarını belirlemek amacıyla önemli bir adım teşkil eder.
5. Deprem ve Ceza Hukuku
Depremler, yalnızca maddi zarara yol açan doğal afetler olarak değerlendirilemez; aynı zamanda insan hayatını ve beden bütünlüğünü doğrudan tehdit eden, çoğu zaman kitlesel ölümlerle sonuçlanan ağır olaylardır. Özellikle Türkiye gibi deprem riski bilimsel olarak bilinen ve öngörülebilir olan ülkelerde, deprem sonrası meydana gelen can ve mal kayıpları, ceza hukuku bakımından kaçınılmaz bir hesap verebilirlik tartışmasını gündeme getirmektedir.
Ceza hukuku açısından deprem, tek başına bir suç teşkil etmez. Ancak depremin yol açtığı yıkım ve kayıpların; insanların kusurlu, ihmalkâr veya bilinçli davranışlarıyla bağlantılı olması hâlinde, bu davranışlar cezai sorumluluğun konusunu oluşturur. Bu noktada ceza hukukunun temel işlevi; depremi değil, depremin yıkıcı sonuçlarına sebep olan insan fiillerini değerlendirmek ve bu fiilleri gerçekleştiren kişilerin cezai sorumluluğunu belirlemektir.
Bu çerçevede deprem ve ceza hukuku ilişkisi, özellikle yapılaşma süreci, denetim mekanizmaları ve kamusal görevlerin ifası üzerinden şekillenmektedir.
5.1. Deprem ve Ceza Hukukunun Bağlantısı
Depremler her ne kadar doğal afet niteliğinde olsa da, bu afetlerin neden olduğu yıkımın boyutu çoğu zaman insan kaynaklı faktörlerle doğrudan ilişkilidir. Bilimsel ve teknik standartlara aykırı yapılaşma, eksik veya göstermelik denetimler, imar mevzuatının bilinçli şekilde ihlal edilmesi ve ekonomik çıkar uğruna güvenlikten ödün verilmesi, depremin cezai sorumluluk doğuran bir olay hâline gelmesine neden olmaktadır.
Ceza hukuku bakımından deprem sonrası sorumluluk değerlendirmesi genellikle şu alanlarda yoğunlaşır:
- İnşaat sürecinde yapılan teknik hatalar ve bilinçli ihmaller,
- Deprem öncesinde ve sonrasında halk sağlığını tehlikeye sokan davranışlar,
- Kamu görevlilerinin denetim ve gözetim görevlerini yerine getirmemesi,
- Deprem sonucunda meydana gelen ölüm ve yaralanmalar ile bu sonuçlar arasındaki illiyet bağı.
Bu kapsamda ceza hukuku, deprem sonrası ortaya çıkan zararı değil; bu zarara yol açan kusurlu insan davranışlarını cezalandırmayı amaçlar.
5.2. İnşaatta Hatalar ve İhmallerin Cezai Niteliği
Deprem sonrası yıkılan binaların büyük bir kısmında, yapım aşamasında ciddi teknik ve hukuki aykırılıkların bulunduğu sıklıkla tespit edilmektedir. Yetersiz beton kullanımı, eksik demir donatı, projeye aykırı imalatlar ve statik hesapların hiçe sayılması, bu aykırılıkların başında gelmektedir.
Ceza hukuku bakımından bu tür fiillerden doğan sorumluluk; başta müteahhitler, proje müellifleri, mühendis ve mimarlar, yapı denetim firmaları ve gerekli hâllerde ruhsat ve denetim yetkisi bulunan kamu görevlileri açısından gündeme gelir.
Bir binanın depremde yıkılması ve bu yıkım sonucunda insanların hayatını kaybetmesi hâlinde, failin kusur derecesine göre şu suç tipleri değerlendirme konusu olur:
- Taksirle öldürme (TCK m. 85)
- Taksirle birden fazla kişinin ölümüne veya yaralanmasına neden olma
- Bilinçli taksir
- Olası kastla öldürme
Eğer yapı, teknik bilgi eksikliği veya dikkatsizlik nedeniyle değil; bilerek ve isteyerek mevzuata aykırı şekilde inşa edilmişse, bu durumda artık basit taksirden söz edilemez. Özellikle deprem riskinin bilindiği bir bölgede, güvenlikten bilinçli olarak ödün verilmesi, Yargıtay uygulamasında bilinçli taksir hatta bazı hâllerde olası kast olarak nitelendirilmektedir.
5.3. Yargıtay’ın Deprem Suçlarına Yaklaşımı: Bilinçli Taksir ve Olası Kast
Yargıtay, deprem nedeniyle yıkılan binalar hakkında yürütülen ceza yargılamalarında, kusurun niteliğini değerlendirirken son derece titiz bir yaklaşım benimsemektedir. Özellikle yapım sürecinde:
- Deprem yönetmeliklerinin bilinmesine rağmen ihlal edilmesi,
- Malzeme kalitesinin bilinçli şekilde düşürülmesi,
- Teknik eksikliklerin gizlenmesi,
gibi durumlarda, failin sadece dikkatsiz değil; sonucu öngörmesine rağmen hareket ettiği kabul edilmektedir.
Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 06.04.2017 tarihli kararında; müteahhitlerin depreme dayanıklı olmayan bir yapıyı bilerek inşa etmeleri ve bu durumu gizlemeleri hâlinde, meydana gelen ölümler bakımından olası kastla adam öldürme suçundan sorumlu tutulmaları gerektiği açıkça vurgulanmıştır. Kararda, failin “nasıl olsa bir şey olmaz” düşüncesiyle hareket etmesinin, olası kastı dışlamadığı belirtilmiştir.
Bu yaklaşım, deprem ceza davalarında sıradan bir ihmal savunmasının artık yeterli olmadığını göstermektedir.
5.4. Kamu Görevlilerinin Görevini İhmal Etmesi ve Cezai Sorumluluk
Deprem sonrası ceza hukuku bakımından sorumluluğu değerlendirilen bir diğer önemli grup, kamu görevlileridir. Devletin, vatandaşlarını öngörülebilir afet risklerine karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu yükümlülüğün ihlali, kamu görevlileri açısından cezai sorumluluğa yol açabilir.
Belediyeler ve ilgili idari birimler tarafından;
- Ruhsat süreçlerinin hukuka aykırı yürütülmesi,
- Yapı denetimlerinin yapılmaması veya göstermelik yapılması,
- Riskli yapıların tespit edilmesine rağmen gerekli işlemlerin tesis edilmemesi
hâllerinde, ilgili kamu görevlileri hakkında görevi ihmal (TCK m. 257) veya görevi kötüye kullanma suçları gündeme gelebilir.
Ayrıca, ruhsat ve denetim süreçlerinde rüşvet, irtikap veya nüfuz ticareti gibi fiillerin tespiti hâlinde, bu suçlar bakımından da ayrı cezai sorumluluk söz konusu olur.
5.5. Depremin Yol Açtığı Can ve Mal Kaybı: Cezai Sorumluluğun Kapsamı
Deprem sonucu meydana gelen ölüm ve yaralanmalar, eğer kusurlu bir davranışın sonucu ise, ceza hukuku bakımından nedensellik bağının kurulmasıyla birlikte cezai sorumluluğa yol açar. Bu noktada önemli olan husus, depremin değil; ölüm veya yaralanmanın hangi insan fiilinin sonucu olduğunun ortaya konulmasıdır.
Failin;
- Sonucu öngörüp öngörmediği,
- Bu sonuca rağmen hareket edip etmediği,
- Mesleki bilgi ve tecrübesi
cezai sorumluluğun belirlenmesinde esas alınır. Bilinçli taksir ve olası kast ayrımı, cezanın alt ve üst sınırlarını doğrudan etkiler.
5.6. Deprem Sonrası Ceza Soruşturması ve Mağdurların Başvuru Yolları
Depremde zarar gören kişiler ve hayatını kaybedenlerin yakınları, Cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusunda bulunarak ceza soruşturmasının başlatılmasını talep edebilirler. Deprem kaynaklı suçlar, çoğu zaman şikâyete tabi olmayan suçlar kapsamında yer aldığından, savcılık makamları resen soruşturma yürütmekle yükümlüdür.
Ceza soruşturması süreci; tazminat davalarından bağımsız olmakla birlikte, ceza yargılamasında tespit edilen kusur ve sorumluluklar, özel hukuk davaları açısından da güçlü bir dayanak teşkil eder.
6. İdare Hukuku Yönünden Deprem Sorumluluğu
Devlet, depremin öncesinde ve sonrasında önemli sorumluluklar taşır. Anayasa’nın 56. maddesi, devletin sağlık, güvenlik ve yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü içerir. Bu bağlamda, deprem bölgelerinde devletin sorumluluğu, hem önleyici tedbirler almak hem de afet sonrası iyileştirici faaliyetlerde bulunmak açısından geniştir.
Devletin sorumlulukları şu şekilde özetlenebilir:
- Kaçak Yapılaşmanın Engellenmesi: Deprem riski taşıyan bölgelerde kaçak yapılaşmanın önlenmesi devletin sorumluluğundadır. Bu, yapılaşmanın deprem güvenliğini sağlayacak şekilde yapılmasını ve denetlenmesini kapsar.
- Riskli ve Sağlıksız Yapıların Tespiti ve Yıkımı: Depremde yıkılması muhtemel veya tehlikeli olan binaların derhal yıkılması ve bu binaların tahliye edilmesi devletin sorumluluğundadır.
- Kentsel Dönüşüm Uygulamaları: Deprem riski taşıyan yerleşim yerlerinde kentsel dönüşüm projelerinin hayata geçirilmesi de devletin yükümlülüğüdür.
- Yapılaşmanın Engellenmesi: Deprem riski yüksek olan bölgelerde yeni yapıların inşa edilmesini engellemek ve mevcut yapıları güçlendirmek de devlete ait bir sorumluluktur.
Bu sorumluluklar, devletin hem proaktif hem de reaktif olarak hareket etmesini gerektirir. Devletin pozitif yükümlülüğü, yaşam hakkının korunmasını ve felakete karşı gerekli önlemlerin alınmasını sağlar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi, devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü pozitif olarak belirler. Bu bağlamda, devlet sadece depremden sonra değil, depreme karşı alacağı tedbirlerle de yaşam hakkını ihlal etmeme yükümlülüğüne sahiptir.
6.1. Devletin Depremin Mücbir Sebep Olduğuna Yönelik Savunması
Deprem gibi doğal afetler, mücbir sebep olarak kabul edilen olaylar arasında yer alır. Mücbir sebep, hukuki anlamda, bir tarafın kusursuz bir şekilde yerine getirmesi gereken yükümlülüğünü yerine getirememesi durumunda sorumluluktan kurtulmasına olanak tanıyan bir durumdur. Ancak, mücbir sebep idaresinin sorumluluğunu ortadan kaldırıp kaldırmayacağı, özellikle deprem gibi önceden öngörülebilir afetlerde daha karmaşık bir hal alır.
İdarenin depremin mücbir sebep olduğunu ileri sürmesi, her durumda geçerli olmayabilir. Mücbir sebep savunmasının geçerli olabilmesi için, olayın öngörülemez, dışsal ve karşı konulamaz olması gerekir. Türkiye’nin çoğu bölgesi deprem kuşağında yer aldığından, deprem riski ve deprem olasılığı idarenin bilmesi gereken bir durumdur. Bu nedenle, idarenin depremi mücbir sebep olarak kabul etmesi her zaman mümkün olmayabilir.
Danıştay 11. Dairesi’nin 20.06.2007 tarihli kararı, depremin mücbir sebep olarak kabul edilemeyeceğini ortaya koyan önemli bir içtihattır. Kararda, deprem kuşağında yer alan bir bölgede, depremin meydana gelmesi ihtimalinin biliniyor olması sebebiyle, idarenin bu durumu göz ardı ederek gerekli önlemleri almaması, zararın oluşumunda idarenin hizmet kusurunun bulunmasına yol açmaktadır. Bu durumda, mücbir sebep savunması kabul edilmez ve zararın oluşumunda idarenin sorumluluğu değerlendirilir.
Danıştay’ın verdiği karar, depremin mücbir sebep olarak kabul edilip edilmemesi konusunda önemli bir hukuki tartışma yaratmaktadır. Karara göre, deprem kuşağında yer alan bölgede, depreme karşı alınması gereken tedbirlerin yerine getirilmemesi, idarenin kusuru olarak kabul edilmektedir. Burada önemli olan nokta, deprem gerçeğinin bir veri olarak alınması ve bu veriye dayanarak yerleşim alanlarının belirlenmesi, yapılaşmanın denetlenmesi gibi süreçlerin doğru bir şekilde işlenmesidir. Eğer idare, bu konuda gereken önlemleri almamışsa, mücbir sebep savunması geçerli olamaz.
Danıştay, zararın idarenin hizmet kusurundan kaynaklandığını ve depremin bu kusurun sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağını belirtmiştir. Deprem her ne kadar doğal bir afet olsa da, devletin sorumluluğu, depremin etkilerini azaltacak şekilde gerekli tedbirlerin alınmaması durumunda ortada hizmet kusuru bulunduğunu kabul etmektedir.
Sonuç
Deprem, doğal afetler arasında en yıkıcı etkiler bırakan ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük can ve mal kayıplarına yol açabilen bir olaydır. Türkiye gibi deprem kuşağında bulunan bir ülkede, depremin hem öncesi hem de sonrası için idarenin sorumluluğu son derece büyüktür. İdare, deprem öncesinde alınacak önlemlerden, deprem sonrası kriz yönetimine kadar pek çok sorumluluğa sahiptir. Bu bağlamda, idarenin sorumluluğu yalnızca afet anında gösterdiği müdahaleyle sınırlı kalmamalı; aynı zamanda deprem riskini önceden belirleyip, olası kayıpları en aza indirecek önlemler alarak, toplumu bilinçlendirmeyi ve riskleri yönetmeyi de içermelidir.
Anayasamız ve uluslararası sözleşmeler, devletin vatandaşlarını doğal afetlere karşı koruma yükümlülüğünü açıkça belirtmiştir. Deprem gibi büyük felaketlerde devletin sorumluluğu sadece can ve mal kaybını engellemeye yönelik değil, aynı zamanda afet sonrası yeniden yapılanma süreçlerinde de etkin bir rol oynamayı gerektirir. Ayrıca, idarenin sorumluluğu, mücbir sebep savunmasından bağımsız olarak, deprem kuşağında yer alan bölgelerde bu tür felaketlerin öngörülebilirliği ve önlenebilirliği göz önünde bulundurularak belirlenmelidir.
İdare, depreme karşı alınacak tedbirler ve afet yönetimi konusunda etkin bir yaklaşım sergileyerek, toplumun güvenliğini sağlayabilir ve afetlerin olumsuz etkilerini minimize edebilir. Bu noktada, hukuki sorumluluklar ve tazminat mekanizmaları da önemli bir yer tutar.
Deprem Hukuku – Sıkça Sorulan Sorular (SSS)
Öncelikle hasar tespiti ve resmî kayıt çok önemlidir. Ardından varsa DASK (zorunlu deprem sigortası) için başvuru yapılır. Sigorta ödemesi zararınızı karşılamazsa veya binada kusur/ayıp varsa; müteahhit, yapı denetim, proje müellifi gibi sorumlulara karşı tazminat davası gündeme gelebilir.
DASK, kural olarak binanın kendisindeki deprem kaynaklı yapısal zararları teminat limitleri içinde karşılar. Ancak çoğu zaman eşyalar, kira kaybı, iş durması ve manevi zarar DASK kapsamında değildir. Bu tür kalemler için ayrıca farklı sigortalar veya sorumlulara karşı tazminat yoluna gidilir.
Önce sigorta başvurusu ve eksper raporları üzerinden itiraz yapılır. Uyuşmazlık sürerse, poliçe ve hasar tespiti esas alınarak alacak davası ile eksik ödemenin tamamlanması istenebilir. Bu süreçte teknik rapor/bilirkişi incelemesi çoğu zaman belirleyicidir.
Evet. Şartları varsa, sorumlulara karşı destekten yoksun kalma tazminatı (maddi) ve ayrıca manevi tazminat talep edilebilir. Bu davalarda kusur oranı, illiyet bağı ve zarar kalemleri teknik ve hukuki incelemeyle belirlenir.
Tedavi giderleri, geçici/sürekli iş göremezlik, bakım ihtiyacı ve gelir kaybı gibi kalemler maddi tazminat kapsamında istenebilir. Ayrıca yaşanan acı ve travma için manevi tazminat da talep edilebilir.
Binanın deprem yönetmeliklerine aykırı yapılması, malzeme/işçilik kusuru, projeye aykırılık veya denetim eksikliği varsa; müteahhit, proje müellifi ve yapı denetim firması hem tazminat hem de şartları oluşursa ceza sorumluluğu ile karşılaşabilir. Sorumluluğun kapsamı somut olayın kusur tespitiyle belirlenir.
Bazı durumlarda evet. Ruhsat, imar uygulamaları ve denetim görevlerinin eksik/yanlış yapılması gibi hallerde idarenin hizmet kusuru gündeme gelebilir. Bu tür iddialar genellikle idare mahkemesinde tam yargı davası (tazminat) yoluyla ileri sürülür.
Depremde ölüm/yaralanma varsa ve kusur iddiası bulunuyorsa, savcılığa suç duyurusu yapılabilir. Birçok olayda savcılık resen soruşturma yürütür. Ceza soruşturması, tazminat davasından bağımsızdır; ancak kusur tespiti bakımından önemli deliller üretebilir.
Deprem doğal afet olsa da, öngörülebilir risklere rağmen gerekli önlemler alınmadıysa, “mücbir sebep” savunması her olayda otomatik kabul edilmez. Özellikle denetim ve yapı güvenliği gibi alanlarda kusur/ihmal varsa sorumluluk tartışması devam eder.
Kiralanan yer kullanılamaz hâle geldiyse, kira ilişkisinde uyarlama, fesih veya koşullara göre çeşitli haklar gündeme gelebilir. Somut duruma (hasarın seviyesi, kullanım imkânı, resmi kararlar) göre değerlendirme yapılmalıdır.
Riskli yapı tespiti sonrasında tahliye ve yıkım süreci başlayabilir. Maliklerin uzlaşması, güçlendirme/dönüşüm seçenekleri ve idari işlemlere karşı itiraz ve dava yolları gündeme gelebilir. Süreler kaçırılmamalıdır.
Hasar tespit raporları, foto/video kayıtları, poliçeler, yapı ruhsat ve proje evrakı, denetim kayıtları, bilirkişi incelemeleri ve mümkünse uzman görüşleri önemlidir. En kritik mesele çoğu dosyada: kusur ve illiyet bağının doğru kurulmasıdır.
Bilgilendirme: Bu SSS metni genel bilgilendirme amaçlıdır. Her deprem dosyası, binanın yaşı, hasarın türü, ruhsat/denetim kayıtları ve kusur tespiti gibi unsurlara göre ayrı değerlendirilir.


