İş Kazası Tazminat Hesaplama Aracı
Bu araç yaklaşık hesap verir; mahkeme/bilirkişi yöntemine göre farklılık gösterebilir.
Genel Bilgiler
Sürekli İş Göremezlik
Giriş
İş kazaları, yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal, ekonomik ve hukuki boyutlarıyla da modern çalışma hayatının en kritik sorunlarından birini oluşturmaktadır. Çalışanların görevlerini ifa ederken karşılaştıkları ani, beklenmedik ve çoğu zaman önlenebilir nitelikteki bu olaylar; hafif yaralanmalardan kalıcı sakatlıklara, hatta ölüme kadar varan sonuçlar doğurabilmektedir. Bu durum, hem çalışanların sağlığı ve yaşam hakkı açısından telafisi güç kayıplara yol açmakta hem de iş gücü kaybı, üretim sürecinin aksaması, verimliliğin düşmesi ve işletmelerin maliyetlerinin artması gibi ekonomik yansımalar doğurmaktadır.
İş kazaları yalnızca birey ve işveren arasındaki bir sorun olarak değerlendirilemez; aynı zamanda toplumsal refah, çalışma barışı, hukukun üstünlüğü ve devletin sosyal politika yükümlülükleri açısından da büyük önem taşır. Zira Anayasa’nın 49. maddesi, devletin çalışanların hayatını ve sağlığını korumak, çalışma şartlarını iyileştirmekle görevli olduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu yönüyle iş kazalarının önlenmesi, yalnızca işverenin sorumluluğu değil, aynı zamanda devletin düzenleyici ve denetleyici fonksiyonunun da doğal bir gereğidir.
Bu makalede iş kazalarının tanımı, meydana gelme sebepleri, hukuki sonuçları ve işveren ile çalışan açısından doğurduğu sorumluluklar ayrıntılı biçimde incelenecektir. Ayrıca iş kazalarının önlenmesi için alınması gereken yapısal, kurumsal ve bireysel tedbirler üzerinde durulacak; mevzuat hükümleri, uluslararası düzenlemeler ve yargı içtihatları ışığında kapsamlı bir değerlendirme yapılacaktır.
1. İş Kazasının Tanımı
İş kazası kavramı, hem ulusal mevzuatta hem de uluslararası belgelerde ayrıntılı biçimde düzenlenmiş, iş hukukunun ve sosyal güvenlik hukukunun temel taşlarından biri olarak kabul edilmiştir. Genel anlamıyla iş kazası, çalışanın işin yürütülmesi sırasında ya da işyeriyle bağlantılı bir süreçte maruz kaldığı ve bedensel veya ruhsal bütünlüğünü bozan, ani ve dıştan gelen bir olay olarak tanımlanabilir. Ancak bu basit tanımın ötesinde, iş kazasının kapsamı oldukça geniştir ve kimi zaman hukuki yorum farklılıklarına yol açabilmektedir.
1.1. Türk Hukukunda İş Kazasının Tanımı
Türkiye’de iş kazası kavramı, esasen 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSSK) ile 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu çerçevesinde tanımlanmıştır. 5510 sayılı Kanun’un 13. maddesinde iş kazasının unsurları açıkça belirtilmiştir. Buna göre, aşağıdaki hallerde meydana gelen ve sigortalıyı bedenen veya ruhen zarara uğratan her olay iş kazası sayılmaktadır:
- Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,
- İşveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla,
- Görevli olarak işyeri dışında bulunduğu zamanlarda,
- Emziren kadın sigortalının çocuğuna süt vermek için ayrılan sürelerde,
- İşverence sağlanan taşıtla işe gidiş-geliş sırasında.
Bu tanım, iş kazasının yalnızca işyerinin sınırları içinde meydana gelen olaylarla sınırlı olmadığını; işin yürütülmesiyle bağlantılı her durumda iş kazasının var olabileceğini ortaya koymaktadır. Örneğin işverenin servis aracıyla evinden işine giden bir çalışanın trafik kazası geçirmesi de iş kazası sayılmaktadır.
1.2. Uluslararası Belgelerde İş Kazası Tanımı
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), iş kazasını “işin yürütümü sırasında ortaya çıkan ve çalışanın yaralanması, hastalanması veya ölümü ile sonuçlanan olay” şeklinde tanımlamaktadır. Avrupa Birliği düzenlemeleri de benzer şekilde iş kazalarının tanımında işin yürütülmesiyle bağlantı unsurunu esas almıştır. Bu çerçevede, Türkiye’deki düzenlemelerin uluslararası standartlarla paralellik gösterdiği söylenebilir.
1.3. İş Kazasının Unsurları
Yargıtay içtihatlarında da iş kazasının varlığı için bazı temel unsurlar aranmıştır:
- Sigortalı olma şartı: İş kazasının hukuken değerlendirilebilmesi için olayın mağduru, sigortalı statüsünde olmalıdır. Sigortasız çalışanlarda da iş kazası gerçekleşmiş sayılır ancak tespiti için dava yoluna gidilmesi gerekebilir.
- Kaza niteliğinde olay: Olayın ani, beklenmedik ve dıştan gelen bir etkiyle meydana gelmiş olması gerekir.
- Zarar unsuru: Çalışanın bedensel ya da ruhsal bütünlüğünde bir zarar meydana gelmelidir.
- İş ile illiyet bağı: Meydana gelen olayın işin yürütülmesiyle veya işyeriyle bağlantılı olması şarttır.
Bu unsurlardan herhangi birinin eksikliği, olayın iş kazası olarak nitelendirilmesini engelleyebilir. Ancak uygulamada Yargıtay, özellikle iş ile olay arasındaki illiyet bağını geniş yorumlayarak işçinin korunmasını öncelemektedir.
2. İş Kazaları ve Hukuki Boyutu
İş kazalarının hukuki boyutu, hem çalışanın korunması hem de işverenin yükümlülüklerinin belirlenmesi açısından hayati öneme sahiptir. İş kazası, yalnızca bireysel sağlık kaybı olarak değil, aynı zamanda hukuki bir uyuşmazlık kaynağı olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple iş kazalarının hukuki değerlendirilmesi, sosyal güvenlik hukuku, iş hukuku, borçlar hukuku ve hatta ceza hukuku açısından farklı sonuçlar doğurmaktadır.
2.1. İşverenin Sorumluluğu
İş kazalarının meydana gelmesi halinde en çok tartışılan nokta, işverenin sorumluluğudur. İşverenin yükümlülükleri hem 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu hem de 4857 sayılı İş Kanunu çerçevesinde düzenlenmiştir.
- Gözetim borcu: İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almak, riskleri önceden tespit ederek tedbir almak, çalışanların korunmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu yükümlülük, Türk Borçlar Kanunu m. 417’deki “işçinin kişiliğini koruma borcu” ile de desteklenmektedir.
- Sigorta yaptırma zorunluluğu: İşveren, çalışanlarını SGK kapsamında sigortalı yapmakla yükümlüdür. Sigortasız çalıştırma, hem idari yaptırımlara hem de doğrudan tazmin sorumluluğuna yol açar.
- Bildirim yükümlülüğü: 5510 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca, işveren, iş kazasını en geç 3 iş günü içinde Sosyal Güvenlik Kurumu’na bildirmek zorundadır. Bu yükümlülüğün ihlali halinde işveren hem idari para cezası öder hem de doğacak zararlardan sorumlu tutulur.
Yargıtay kararlarında da işverenin sorumluluğu oldukça geniş yorumlanmaktadır. Örneğin; işyerinde alınması gereken en basit önlemlerin dahi ihmal edilmesi, işvereni tazminat sorumluluğu altına sokmaktadır.
2.2. Çalışanın Sorumluluğu
Her ne kadar iş kazalarının önlenmesinde asıl sorumluluk işverene ait olsa da, çalışanların da iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uyması gerekmektedir. Çalışan;
- Kendisine verilen kişisel koruyucu donanımları kullanmak,
- Tehlikeli durumları işverene bildirmek,
- İş güvenliği eğitimlerine katılmak,
- İşyerinde alkol veya uyuşturucu madde kullanmamakla yükümlüdür.
Ancak Yargıtay uygulamasında, iş kazasının meydana gelmesinde işçinin kusuru bulunsa bile işverenin sorumluluğu tamamen ortadan kalkmamakta; işçinin kusuru sadece tazminatın miktarına etki etmektedir.
2.3. Tazminat Süreci
İş kazası geçiren işçi, zararın tazmini için birden fazla hukuki yola başvurabilir:
- SGK Yardımları: İş kazası sonrası tedavi giderleri, geçici iş göremezlik ödeneği, sürekli iş göremezlik geliri ve ölüm halinde hak sahiplerine bağlanan gelirler SGK tarafından karşılanır.
- Maddi ve Manevi Tazminat Davaları: İşçi veya hak sahipleri, işverene karşı maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Bu davalarda, işverenin kusurlu olup olmadığı ve kusur oranı belirlenir.
- Destekten Yoksun Kalma Tazminatı: İş kazası sonucu işçinin ölümü halinde, işçinin desteğinden mahrum kalan yakınları (eş, çocuk, anne-baba) işverenden tazminat talep edebilir.
Yargıtay uygulamasında, özellikle ölümle sonuçlanan iş kazalarında işverenin tazminat yükümlülüğünün oldukça ağır olduğu, “işçinin korunması ilkesi” gereği işveren lehine daraltıcı yorum yapılmadığı görülmektedir.
2.4. Ceza Hukuku Açısından İş Kazaları
İş kazaları yalnızca özel hukuk hükümlerine konu olmayıp, ceza hukuku bakımından da sonuç doğurmaktadır. Eğer işveren gerekli güvenlik önlemlerini almadığı için iş kazası meydana gelmişse, TCK m. 85 (taksirle öldürme) veya TCK m. 89 (taksirle yaralama) hükümleri devreye girmektedir.
- Ölümle sonuçlanan iş kazalarında işveren hakkında 2 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası verilebilmektedir.
- Yaralanma durumunda ise mağdurun durumuna göre değişen oranlarda hapis veya adli para cezası söz konusudur.
Bu yönüyle iş kazaları, işverenin yalnızca tazminat ödeme yükümlülüğüyle sınırlı olmayıp, cezai sorumluluk da doğurmaktadır.
3. İş Kazasının Tespiti Davası
İş kazalarının en önemli hukuki süreçlerinden biri, olayın gerçekten iş kazası niteliğinde olup olmadığının yargı yoluyla tespit edilmesidir. Çoğu zaman işverenler veya Sosyal Güvenlik Kurumu, meydana gelen olayın iş kazası olarak değerlendirilmesine itiraz edebilmekte, bu durumda çalışan veya yakınları haklarını kullanabilmek için mahkemeye başvurmak zorunda kalmaktadır. İş kazasının tespiti davası, çalışan açısından hayati öneme sahiptir; zira bu tespit yapılmadan SGK yardımlarına erişmek, işverenden tazminat talebinde bulunmak ya da ceza yargılamasında hukuki sorumluluğu belirlemek mümkün olmamaktadır.
Hukuken bu davalar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 106. maddesinde düzenlenen tespit davası niteliğindedir. Kanun, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun tespiti için menfaati bulunan kişilere dava açma hakkı tanımaktadır. İş kazası bakımından bu menfaat son derece açıktır; zira kazanın iş kazası olarak kabul edilmemesi halinde hem işçi hem de yakınları sosyal güvenlik yardımlarından mahrum kalacak, işverenin sorumluluğuna gidilemeyecek ve hak kayıpları yaşanacaktır. Bu nedenle Yargıtay kararlarında da iş kazası tespit davaları geniş yorumlanmakta ve işçi lehine değerlendirme yapılmaktadır.
Davayı, kazaya uğrayan çalışan bizzat açabileceği gibi, ölüm halinde yakınları da açabilmektedir. SGK tarafından olayın iş kazası kabul edilmediği durumlarda da mahkemeye başvurulması gerekmektedir. Görevli mahkeme iş mahkemesidir ve yetki, genellikle kazanın meydana geldiği işyerinin bulunduğu yerdeki mahkemelere aittir. Burada ispat yükü kural olarak davacıda bulunmakla birlikte, uygulamada iş kazalarının ispatı konusunda işçi lehine yorum yapılmakta, işverenin ve SGK’nın bilgi ve belgeleri dosyaya sunması istenmektedir.
İş kazasının tespitinde en önemli deliller olay yeri tutanakları, sağlık raporları, tanık beyanları ve bilirkişi raporlarıdır. Mahkemeler özellikle iş güvenliği uzmanlarından ve teknik bilirkişilerden rapor alarak kazanın iş ile bağlantısını değerlendirmektedir. Yargıtay içtihatlarında da iş kazası kavramı geniş yorumlanmakta, işyeri dışında meydana gelen ancak işin yürütülmesiyle illiyet bağı bulunan olaylar iş kazası olarak kabul edilmektedir. Nitekim servis aracında yaşanan trafik kazaları, görevli olarak işyeri dışında bulunurken meydana gelen olaylar veya işyerinde mola sırasında yaşanan ani sağlık sorunları dahi iş kazası sayılabilmektedir. Bu yaklaşım, işçinin korunması ilkesinin doğal bir sonucudur.
İş kazasının tespiti davasının sonuçları oldukça geniştir. Mahkeme olayın iş kazası olduğuna karar verdiğinde çalışan SGK tarafından sağlanan yardımlardan yararlanabilmekte, geçici ya da sürekli iş göremezlik ödeneği alabilmekte, ölüm halinde hak sahiplerine maaş bağlanabilmektedir. Bunun yanında işçi veya yakınları işverene karşı maddi ve manevi tazminat davası açma imkanına kavuşmaktadır. İşverenin gerekli iş güvenliği tedbirlerini almadığı durumlarda ayrıca cezai sorumluluk doğmakta, taksirle yaralama veya taksirle öldürme suçları gündeme gelmektedir.
Uygulamada en çok karşılaşılan sorunlardan biri, sigortasız çalışanların iş kazasına uğramasıdır. Bu durumda SGK genellikle olayı iş kazası olarak kabul etmemekte, çalışan mahkeme yoluna başvurmaktadır. Yargıtay kararlarında sigortasız çalıştırma durumlarında dahi iş kazasının kabul edilmesi gerektiği, işverenin sorumluluğunun ortadan kalkmayacağı belirtilmektedir. Bir diğer sorun ise geç bildirimdir. İşverenin SGK’ya zamanında bildirim yapmaması, işçi açısından hak kayıplarına neden olmakta ve çoğu kez tespit davası açılmasını zorunlu kılmaktadır. Son yıllarda mahkemelerde tartışmalı hale gelen bir başka konu da psikolojik zararların iş kazası kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğidir. Yargıtay, özellikle mobbing veya ağır travma sonucunda meydana gelen psikolojik rahatsızlıkları iş kazası kapsamında kabul etmeye başlamış, böylece iş kazası kavramının sınırlarını genişletmiştir.
4. İş Kazası Sonrası Tazminat ve Hesaplama Esasları
İş kazası sonucunda zarar gören işçi veya işçinin ölümü halinde yakınları, hem Sosyal Güvenlik Kurumu yardımlarından faydalanabilmekte hem de işverene karşı maddi ve manevi tazminat davası açabilmektedir. Tazminat davalarında en önemli husus, zararın doğru ve hakkaniyete uygun biçimde hesaplanmasıdır. Bu noktada Yargıtay içtihatlarında şekillenen bazı yerleşik prensipler dikkate alınmaktadır.
İş kazası nedeniyle açılan tazminat davalarında maddi tazminat, çoğunlukla işçinin uğradığı iş gücü kaybı, sürekli iş göremezlik durumu ya da ölüm halinde desteğinden yoksun kalan yakınların kayıpları üzerinden hesaplanır. Maddi tazminat hesabında temel alınan unsurlar şunlardır: işçinin yaşı, kazadan önceki geliri, mesleki faaliyetlerine devam etme olasılığı, kazanın yarattığı iş gücü kaybı oranı, çalışma yaşamının süresi ve ömrünün geri kalan kısmı.
Tazminat hesaplamasında en kritik kavramlardan biri bakiye ömür kavramıdır. Bakiye ömür, işçinin kazadan sonraki muhtemel yaşam süresini ifade eder. Türkiye’de bu hesaplamada genellikle PMF (Progresif Mortalite Fonksiyonu) tabloları veya TRH 2010 yaşam tablosu kullanılır. Bu tablolar, işçinin yaşı, cinsiyeti ve istatistiksel ömrü dikkate alınarak, kazadan sonra yaşaması muhtemel yılları gösterir. Bakiye ömür esas alınarak, işçinin aktif çalışma dönemi ve pasif dönem olmak üzere iki farklı dönem üzerinden hesaplama yapılır.
Aktif dönem, işçinin fiilen çalışabileceği dönemdir. Türkiye’de Yargıtay içtihatlarında bu süre genellikle 60–65 yaşına kadar kabul edilmektedir. Bu dönemde işçinin kazadan dolayı kaybettiği ücret, sosyal haklar ve ikramiyeler dikkate alınarak zararı belirlenir. Pasif dönem ise işçinin emeklilik sonrası yaşaması muhtemel süredir. Bu dönemde de işçinin asgari yaşam giderleri ve destek olabileceği yakınları dikkate alınarak tazminat hesabı yapılır.
İşçinin kaza öncesi aldığı ücret de tazminat hesaplamasında büyük önem taşır. Ücretin bordrolarla ya da banka kayıtlarıyla ispatlanması esastır. Ancak uygulamada kayıt dışı gelirler ve yan ödemeler de dikkate alınabilmektedir. Yargıtay kararlarında işçinin fiilen aldığı ücretin esas alınması gerektiği, asgari ücretin tek başına belirleyici olamayacağı belirtilmektedir.
Sürekli iş göremezlik halinde, tazminat hesabı işçinin maluliyet oranı üzerinden yapılır. Örneğin yüzde 30 oranında meslekte kazanma gücünü kaybeden bir işçi için, bakiye ömrü boyunca elde edeceği gelirin yüzde 30’u üzerinden tazminata hükmedilir. Ölüm halinde ise destekten yoksun kalma tazminatı gündeme gelir. Bu davalarda ölen işçinin bakmakla yükümlü olduğu kişiler (eş, çocuk, anne ve baba) işverene karşı tazminat talep edebilir. Hesaplama, ölen işçinin gelirinden destek görecek kişilere pay ayrılarak yapılır. Örneğin dul eş ve iki çocuk varsa, gelirin paylaşımı bu kişilerin destek alma oranlarına göre belirlenir.
Tazminat hesaplamasında ayrıca “indirim ve artırımlar” da söz konusu olabilir. Mahkeme, hakkaniyet gereği belli oranlarda indirim yapabilir veya işverenin kusuru yüksekse tazminat miktarını artırabilir. İşçinin kendi kusuru da tazminatın miktarını etkiler; ancak işverenin sorumluluğu tamamen ortadan kalkmaz. İşçinin yüzde 20 kusuru varsa, tazminattan bu oranda indirim yapılır.
Manevi tazminat hesaplaması ise daha farklıdır. Burada kesin matematiksel bir yöntem bulunmaz. Mahkemeler, kazanın ağırlığı, işçinin uğradığı acı ve elem, işverenin kusur derecesi, tarafların sosyal ve ekonomik durumları gibi unsurları dikkate alarak uygun bir manevi tazminata hükmeder. Yargıtay uygulamasında, manevi tazminatın “zenginleşme aracı” olmaması gerektiği, ancak işçinin ve ailesinin acısını hafifletecek makul bir miktarda belirlenmesi gerektiği vurgulanmaktadır.


